The Blog
Welcome To My Blog
Your Journey to a Fulfilling Life
Transform your life and achieve your goals with professional and personalized support.
The Blog
Welcome To My Blog
Welcome To My Blog
Transform your life and achieve your goals with professional and personalized support.
Empowering You to Achieve Your Goals and Live Your Best Life
Expert guidance and support for creating a fulfilling life on your terms
Hayatım bu aralar çok yoğun. Aldığım sorumluluklar çok yüksek. Hepsi doğal bir akış ve kabule götürüyor beni. Yönetmekte zorlandığım tek şey sık sık değişen planlarım. Bazen basit, bazen zorlu. Koyduğum hedefler hep zorunlu bir yer değişikliği yaşıyor. Planın dışına çıkmaktan hoşlanmıyorum. Halbuki bu benim geçmiş yaşamımdan getirdiğim kalıbım. Hayatta gitmem gereken yolum her şeye rağmen teslim olmak. Ama olmuyor bazen işte kızıyorum, geriliyorum. Sonra durup düşünüyorum kabul ediyorum. Eskiden kabule gelmem daha çok zaman alırdı. Şimdi gülüp eğlenmeye, kendimle dalga geçmeye daha yakınım.
Yaptığımız planların yıkılması aslında kontrolün kesinlikle bizde olmadığını gösteren teslimiyeti deneyimletiyor. Akışın getireceklerine merakla sarılıyorum. Meraklı olmak benim fıtratımda var. Son zamanlarda yaşadığımız anlar belirsizliklerle dolu. Hele bu aralar benim için çok fazla.
Çoğu zaman hayata sarılışımı sorguluyorum. “Beni bu kadar dirençli ve güçlü kılan şey nedir ? ” diyorum. Bir canbaz gibiyim; bir ipin üzerinde yürürken elimde 5 topu çevirmeye çalışan. İnancım, inandıklarım, sahip olduklarım, pozitif bakışım, teslimiyetim.
Bazen de etrafımda hayatı bırakanlara kızıyorum. Hiç bir şeyle uğraşmayanları anlayamıyorum. Bir şey fayda yaratmaktan vazgeçenlere. İllaki büyük bir şey olmasını da beklemiyorum. Hayatı sayılarla yaşanları, yaşa takılanları, çabuk vazgeçenleri, emeksiz zahmetsiz bekleyenleri ya da sona hazırlık yapanları; bir kaba koyup çalkalayasım var.
Sonunda şuna karar veriyorum, sorumluluklarımız zorunluluklarımızdan oluşuyor.
Hemen rutin geçen bir gününüzü düşünün. İçinde ne kadar çok size ait sorumluluk var. Sabah kalktığınız andan yatana kadar ki zamanı kendi içinizde değerlendirdiğinizde her attığınız adımın içinde size ait bir sorumluluk var. Örneğin ben sabah 06:00 da kalmak zorundayım. İkizlerim saat 7:15 de evden çıkıyor. Gece 12 den önce yatamam. Sorumluluklarım ev, iş, annelik, ahçılık, temizlikçi, çamaşırcı, eş olma, sağlıklı olma sorumluluğu vs. Ben ve benim gibiler. Zorundayız. Bu beni hayata bağlı kılıyor. Zorunluluklarımız sorumluluklarımız olmasa hayatımız boşlukta kalır. Ruh kaybolur. GAye yok. Elbette yaşam içinde değişimler olur.
Hayatınızda neler var bir bakın lütfen. Neler sizi motive ediyor? Sizin bu hayattaki meseleniz ne ? Sizi bu hayata bağlayan ne? Sizin sorumluluk aldığınız alan neye hizmet ediyor. Basit, minik ama değerli. Kendiniz için.
Ve hep düşünüyorum bir sabah uyanıyorum gidecek bir işim, kahvaltı hazırlayacak ya da sohbet edecek çocuklarım, hobilerim, bağım kalmamış. Bir şeye yetişme derdim kalmamış. Hayatımda yapacak hiç bir sorumluluğum yok. Bu bana çok ürkütücü geliyor. Üretmeyen, yaymayan, fayda sağlamayan olmak istemiyorum. İşte bu benim başa çıkmakta daha çok zorlanacağım bir şey oluyor.
Yaşamda varlık göstermek çok değerli. Tüm sorumluluklarıma zorluklarımla birlikte sarılıyorum.
Ya siz ?
Bu gece mutfağımı süsleyen çiçeklerimden, hızlı büyüyenle ilgilenmem gerekti. Sanki bana seslendi. Al beni kucağına göster bana ilgini dedi. Çiçeğim bana minicik bir saksıda 2 parmak büyüklüğündeyken geldi. Genelde çiçekli olan bitkileri daha çok severdim. Ama bunun cinsini, benim gibi hızlı büyümesini ve toprağa minik haliyle sıkı sıkı bağlanmasını çok sevdim. Her sabah kahvaltı için mutfağa girdiğimde onunla konuştum, halini hatırını sordum içten içe. Süreç içinde çok hızlı büyüdü. Suyunu hep özenle verdim. Yaprakları bazen sağa sola çarpar zedelenir, hemen ilgilenirim. Bu gece de çok büyüdüğü, yeni bir yaprak doğurduğu ve kendini aştığı için onu daha büyük bir saksıya aldım. Köklerini özenle taşıdım. Çünkü kökler çok önemlidir. Ona her dokunduğumda dua ettim, toprağa sıkı sıkı tutsun da kök salsın yavrulasın diye. Işığı yetmediğinde yerini değiştirdim. O da büyüdü serpildi ve gelişti.
Ne ilginçtir ki ben çocuk yetiştirmeyi de çiçek yetiştirmeye benzetiyorum. Çiçek doğru yerden ışık aldığında, suyunu dikkatli verdiğinde, onunla ilgilendiğinde sana nasıl meyve veriyorsa, aslında çocuk da öyle değil mi ? Ne ekersen onu biçersin sözü buraya çok yakışır diye düşünüyorum. Ektiğini biçen davranışlarda da kendini görüyorsun aslında.
Çiçeğin rahat büyümesi ve serpilmesi için ortamını ve içinde büyüdüğü saksısını sevmesi gerekir. Tıpkı çocuklarımız gibi… Onlarında içinde büyüdüğü toplumu anlaması, sevmesi, beraber yaşadığı ailesinin kucaklaması, köklerine tutulu kalması gibi…
Onlar da özen istiyor, üstlerine başlarına aldıklarımız ya da iyi okullarda okuttuğumuz değil de, aynı masada, aynı öğünde aynı sohbet ortamında, bazen sessizlikte bazen de sohbette paylaştıklarımızda bir olmuyor muyuz ?
Onlara ne kadar zaman ayırıyoruz ?
Temel ihtiyaçlarının dışında kendi hayatımızda feyz almalarını nasıl sağlıyoruz?
Anlatarak değilde yaşatarak yaptıklarımız neler ?
Büyüttüğümüz her çocuğun bir çiçek kadar narin olduğunu bir gün birey olarak başka birini büyüteceğini hatırlıyor muyuz?
Büyüttüğümüz çocuğun da eğer yerini beğenmezse solacağını, eğer rahat bir ortam bulmazsa içine kapanacağının ya da derin sularda boğulacağının farkında mıyız?
Nasıl ki çiçeği yetiştirirken onunla ilgilenecek, yapraklarının aralarındaki kurululukları ayıklayacak, zararlı böceklerden koruyacak, gün ve gün takip edip üzerine eğilecek, onunla daima iletişimde olacaksak; çocuklarımızla da aynı şeyleri yapmamız gerekmez mi?
Bazen çiçeklerin yapraklarına güneşin direkt gelmesiyle yanarlar. Güneşini kontrol edeceksin ki eğer fazla güneş geliyorsa yerini değiştireceksin.
Çocukta öyle değil mi ? Bazen başını öne eğer, susuz kalmıştır.
İçine kapanır, ilgisiz kalmıştır.
Bazen dimdik durur, ışıl ışıl ışıldar, taktir beklemiştir. Onu yetiştirenden, özen bekler, önüne yemeğini koymak değildir sadece hikaye.
Hangi kitabı okudu ?
Yaşadığı gün nasıl geçti ?
Yaşadıklarından ne öğrendi ?
Bazen susmak ister, sen de onunla birlikte susarsın.
Bazen konuşmak ister sen de onu dinlersin.
Bazen hava almak ister tıpkı bir çiçek gibi .
Aslında her canlının beklediği tek şey ilgi ve en çok da istediği şey sevgi değil midir?
#Yürürken #aklımdan #geçenler #2021
Konuşan yazar oldum ben.
Bir süredir “Yazamıyorum,” diye düşünürken instagram paylaşımlarımı fark ettim. Yazamadığımı zannediyormuşum meğer ben, aslında ne çok yazmışım. Beni tetikleyen bir fotoğraf gördüğümde yazmışım, kalbime dokunan bir olay olduğunda yazmışım, paylaşmışım. Hiçbir zaman “Yazar olmalıyım” fikrinden yola çıkmadım. Benim istediğim paylaşmak, anlatmak.
Ben genelde, “Hey, baksana! Senin şu anda yaşadığın problemli süreci ben de yaşadım zamanında. O sıkışıklıktan çıkmama astroloji yardım etti, koçluk astrolojiye destek oldu. Ve hatta kimi zaman çözüm sadece kuaföre gitmek oldu,” diye konuşurum. Yine konuştum. Yazamadığımı zannettiğim dönemde konuştum, akıllı telefonların kaydedilen sesleri metne çevirme özelliğini çok seviyorum, iyi ki var. Ben konuştum, telefon yazdı. Fark ettim ki yazarken düzgün ve doğru kelimeleri kullanma, imla kurallarına uyma kaygıları zihnimde koşan kelimeleri kaçırıyormuş. İçimde müthiş bir “sabotajcı” varmış. Biliyor musun, bütün suçlu o, SABOTAJCI. O olmasa beni kimse durduramaz.
2010 senesi, yeni koçluk yapmaya başladığım zamanlardı.
Koçlukta danışanla seansa başlarken bir keşif çalışması yapılır. Sen sorarsın, o söyler, danışanın değerlerini bulursun. Astroloji öncesi uzun uzun yaptığım bu çalışmayı şu anda kestirme yoldan yapıyorum -aramızda kalsın-, astrolojiyi kullanıyorum. Doğum haritamız bize bu hayattaki değerlerimizi gösteriyor. İnsan değerleri hakkında konuşurken kendisini bile kandırabilir ama haritasını kandıramıyor, bilin istedim. Bir dakika, ne diyordum ben, asıl bahsetmek istediğim konu neydi, “Kim gibi olmak istiyorsun?”
“Kim gibi olmak istiyorsun?”
Bu soru yıllarca kafamın içinde hep bir uğultu yarattı. Soruyu annem soruyorsa cevabı başka, bir koçluk seansında soruluyorsa başka bir cevap, kitapta okurken karşıma çıktıysa kendi kendime verdiğim cevap farklı oldu.
İnsan ancak tekâmül yolculuğunun farkına vardığında bu soruyu iyi hazmediyor.
Ben aslında geldiğim gibi olmak istiyorum. Astrolojik haritamdaki ben gibi olmak istiyorum. Doğmadan önce seçtiğim karakterimi, yaşamımı, deneyimlerimi yaşamak ve hepsini kabul etmek istiyorum. BEN gibi olmak istiyorum.
Kendimle tanışmak için astroloji yetmedi -aslında yetiyor ama işte benim daha çok öğrenme merakım var- Seena Frost’un Soul Collage eğitimini aldım. Tam benlik bir deneyim. Rengarenk fotoğraflar, kesmeler, biçmeleri yapıştırmalar, yazı yazmalar…. Merak edersen bir gün seninle birlikte de deneyimleriz. Yalnız söyleyeyim Soul Collage çalışmasını bitirdiğinde de kabak yine senin başına patlıyor. Çalışmanın sonunda oluşan farkındalıklarla baş başa kalan yine sensin, kimse senin için bir şey yapmıyor. Ben bunu da seviyorum. Normal tabii çünkü chrion -yani yaralı yönüm- benim haritamda KOÇ burcunda. Meali; önce başını derde sok, sonra o derdin içinden kendi dermanını çıkar.
Senin haritanda Chiron nerede?
Merak ediyorsan, buradayım….
Sabah kaçtı bilmiyorum ama kesinlikle aydınlıktı.
Pazar sabahları daha bir sessiz oluyor sanki etraf.
Güneş odanın penceresinden uyaran, kuşlar cıvıltıları ile davetkâr bu sabah.
Kalbimi coşturuyor anlayacağınız.
Beden, “biraz daha uyu” diyor “biraz daha yatsana şimdi kalkacaksın da ne yapacaksın” diye soruyor.
Kuşlar kendi içinde fısıldaşıyorlar. Sanki benim için bahise girmiş gibi bıcır bıcır gülüşüyorlar. Kalkacak mı yoksa kalmayacak mı ? diye.
Benim ise kalbim pırpır.
Kuşlardan bir tanesi sanki dayanamayıp içime girmiş. Öylesine gıdıklıyorlar ki kalkıyorum 🥰 duramıyorum yataktan. Saate baktığımda çok mutluyum. Çünkü bugün için çok vaktim var. Bana ne fısıldadılar da kalktım, bilmiyorum.
Protein ve yeşilliklerle dolu güçlü bir kahvaltım ve tabii ki demli çayımı içiyorum düşünceliyim. Kuşlara takıldım kaldım. Yarından habersiz, bugün de olan bir Seda’yla. Mutluyum. Cıvıltılar, bana hayaller kur diyor.
Kuşların sesleri kocaman bir ormanın içinde olduğumu anımsatıyor. Yemyeşil çam ağaçları. Mis gibi serin doğanın kokusu yüzüme vuruyor. Sanki kocaman bir ormanın içerisinde ağaçtan yapılmış, kocaman bahçesi olan evimdeyim ve biraz sonra bahçeye kocaman bir kahvaltı masası kuracak gibiyim.
Kuşların senfonisini dinliyorum.
Aslında o kadar çok istiyorum ki böyle bir tabloyu.
Orman içinde büyümedim ama bahçe yeşillik içinde büyüdüm. Çocukluğumda istediğim an ayaklarım çıplak çimdeydim. Şimdi de tam bunu istiyorum. O çimlere basmayı, yatmayı, yuvarlanmayı özledim.
Hayalimde, arkamızda orman önümüzde deniz olan kocaman bir evimiz pencerelerinden içeri davetsiz giren güneş ışıklarını karşılıyor. Böyle bir evde yaşamayı talep ediyorum. Sayısız dostu ağırlayacağım dolu sofralar. Doğa beni şiddetle çağırıyor, kalbinin içine almak istiyor. İzin veriyorum.
Acaba bu güzel kuşlar bunun habercisi mi oldu bu sabah ?
Biliyor musunuz kuşların dili var.
Yok, sizin bildiğiniz gibi annelerimizin kendi aralarında biz büyürken, küçüğüz de anlamayalım diye konuştuğu o komik dil değil bu söylediğim.
Mantık-ut-Tayr – Kuşların dili Ferîdüddîn-i Attâr tarafından kaleme alınmış bir kitap var. İlgisini çekene. Elbette sembolik bir dille güzel bir anlatım. İyi bir çeviri olması önemli tabi ki :) Bu arada Hazreti Süleyman’ın hayvanlarla konuşabilen bir yeteneği olduğu konusunda bilginiz var mı bilmiyorum. Neyse çok uzatmayayım konuyu.
Kuşlar … kediler… hayvanlar ne diyor ben hep merak ediyorum. Mesela, ne zaman danışmanlık yapsam, bir kedi camda belirir. Bir şeyler var. Ama ne ?
Hayvanlar kendi aralarında da belirli saatlerin dışında, çok konuşmuyorlar sanki… Daha çok kendi içindeler.. Onları keşke anlayabilsem.
Acaba anlasak, insan olarak kendimizi daha çok mu severdik ? Yoksa kendimizden utanır mıydık?
Bu da başka bir soru tabi ki ?
Siz ne dersiniz ?
Kalemlerimin mürekkebi tükenmiş tıpkı benim yaşam yakıtım gibi. Nereden başlayacağımı bilemez haldeyim. Kış uykusuna ihtiyacı olan hayvanlara özeniyorum. Sıcacık yumuşak bir yatağım, gamsız bir hayatım olsa ? Akşam yatağa giderken farklı, uyandığımda farklı bir ruh halindeyim. Bir gece öncesi, ertesi günü saat saat planlıyor, kalktığımda ise her şey nasıl yetişecek telaşına düşüyorum.
Bazen umutlu, bazen bulutluyum. Bir neşeli, bir yanık kuru meşe kokulu :) Bir anım bir anıma uymuyor. Bu hallerimden sıkılıyorum. İnsan kendinden sıkılır mı? Ee sıkılır işte, insan değil mi ? Tam da şu anda sıkılıyorum kendi ruh halimden. Yolda yürüyeceğim diye büyük bir zahmetin içindeyim. Sonu izleyicinin yorumuna bırakılan, sıkıcı sanat filmlerinden birinde başrol oyuncusuyum sanki. Halbuki ben başı sonu belli olan, mutlu sonla biten romantik komedilerinin kadınıyım.
O kadar sıktım ki kendimi, belim ağrıyor. Özlem tutturdu değerler videosu çekelim diye. Radyo programında yayınlayacakmış, Optimist’in web sitesine de koyarmışız. Bu kız beni öldürecek. Şekerler şekeri, hiç yorulmayan bir sincaba benzetiyorum onu. Önündeki fındıklar yerine habire beni kemiriyor. Ve fakat (Özlem’in sıkça kullandığı bir ifadedir) asla vazgeçmiyor. “Tamam,” dedim, “Çekelim videoyu.” Çekelim de, kolay mı koskoca konuyu bir video kaydında anlatmak. Her insanın kendine has haritası, değerleri parmak izi gibi. Hadi biz anlattık; bizi dinleyenler nasıl anlayacak? Değerler öyle kuru kuruya anlatılmamalı, başka bir yolu olmalı. Anlatırken yaşatmalı. Bir yandan da dinleyenleri sarıp sarmalamalı.
Derine daldım ya yine arttı belimin ağrısı. Koptu kopacak az sonra. Aralık’ta sol taraftı, şimdi hem sol, hem sağ. Dengeli bir bel ağrım var artık.
“Vardır bir sebebi. Onu dinle, bedenine istediğini ver,” diyorum kendime, uzanıyorum yatağa. Yetmiyor bedenime. Yatarken hep doğru pozisyonu bulmaya çalışıyorum: Sağ bacağım kıvrılmamalı! Dik yatmalıyım. Yan yatarsam, bacaklarım sopa gibi dik olarak aşağıya uzanmalı. Bunların hepsi bana yaşamdaki -meli – malı şeyleri hatırlatıyor. Hoşlanmıyorum.
Yaşam pozisyonum değerlerimi zorluyorsa işte o zaman pozisyonumu gözden geçirmem gerek!
Bu aralar, kelimeler anlamsız cümleler devrik. Yolda hale mal taşıyan kamyon gibiyim. Yükü çok, yolda tekerlek patlıyor, kamyon devriliyor. Mallar ortaya yolun ortasına yayılıyor ziyan oluyor. Neden? Beni bu hale getiren şey ne? Bir video değil, elbette.
Bak yine cevap sabah sayfalarını yazarken geliyor; bir dostumla ilişkimiz yaklaşık bir buçuk senedir inişli çıkışlı. Her iniş çıkışta benin güvenim ve inancım biraz daha sarsılıyor. Küçük küçük sarsıntılar oluyor ruhumda. Her sarsıntı bedenime vuruyor. İlişkimiz değişiyor. Farkındayım. Kabuk değiştiriyor. Zorlanıyorum o kabuğu atarken üzerimden. Şu anda rahatsız… Biliyorum, onun yanında olup, destek olmak istiyorum eskiden olduğu gibi ama olmuyor, bir şey beni tutuyor. İçimdeki ses, zamana bırak üstüne gitme diyor. Akışa güven. İlişkilerde şeffaflık ve dostluk benim için önemli. Birbirini daraltmadan sevmek güzel. İhtiyaç halinde güvenilir olmak önemli Ama bu anda duraklamam gerekiyor, bunu derinden hissediyorum. Bu his neden bu kadar beni rahatsız ediyor, çözemiyorum.
Değerlerimin sarsılması bugüne kadar inandığım tüm değerlerimden en önemlisi belki de güven, inanç, dostluk içinde bir şeyler değişiyor ya da değişmekte zorlanıyor .
Ben bu satırları defterime not alırken tam da düşünmekten ve yazmaktan yorulduğum anda ekranıma bir mesaj düşüyor… Akışa güvenmek dediğimde mesaj sesiyle irkiliyorum.
“Merhaba Seda, Nasılsın iyi misin? İnşallah hayatında her şey gönlüne göre gelişmektedir. Ben sana teşekkür etmek istedim. Geçen sene bana söylediğin durumlardan dördü oldu. Bu dördü de beni ziyadesiyle memnun eden gelişmeler🧿 Allahın izniyle de bu güzellikte devam eder inşallah. Bana zor dönemimde umut oldun; çok yakın bir arkadaşım gibi sözlerinle destek oldun🙏 Minnettarım💫 Çok ama çok teşekkür ederim tekrardan görüşene dek sağlıcakla kal💫Sevgiler”
Çok mutluyum. Gelen mesajlar yaşamda bana değerlerimi gösteriyor. Tam da düştüğümde önüme çıkıyor. İlaç gibi geliyor. Bu bana yaradan tarafından ne kadar sevildiğimi ve ne kadar doğru bir yolda olduğumu hatırlatıyor.
Yaşam yakıtım olan en büyük değerimin “fayda sağlamak” olduğunu hatırlıyorum. Belimin ağrısı azalıyor. Zamanın gücüne güveniyorum. Her şey güzel olacak, zamanı geldiğinde …
2020 Aralık ayının son haftasıydı. Düzenli bir şekilde yaptığımız her şey birden enerji ağırlığıyla dağıldı. Sabahları yazdığımız yazılar, sohbetsizliğe, sonra disipline, sonradan da yazısızlığa dönüştü. Hayatımızda bir şeyler değişti. Ne olduğunu tam anlayamadığımız, anlamak zorunda da hissetmediğimiz şeyler. Benim belim tutuldu. Ne zaman kendime çok yüklensem belim tutulur. O hafta olan bütün derslerimi iptal ettim. Pişman olmadan. Sağlığıma odaklandım. Son haftayı Netflixden yılbaşı filmleri izleyerek yatakta huzurlu bir şekilde geçirdim. Sessizleşerek, şikayet etmedim. Blog yazılarımı yazamadım. İstemedim girmek. Sanki yılın çıkışının yasını tutan bir bedene sahiptim. Instagrama bilgi girmek önemsizleşti.
Yaşama karşı heyecanım “sakin ol, her şey yolunda” boyutundaydı. 2021’e yavaşlayarak vites küçülterek girdim. İlk kez planlamadan, olduğu gibi akarak kabul ettim.
4 Şubat 2020 de gittiğimiz ve büyük keyif aldığımız, Yücesan çiftliğine 30 Aralık Çarşamba günü, bu sefer ailemle birlikte vardığımızda, sakinlik adına doğru yolda olduğumun farkında vardım. 2020 ile vedaşlaştığım, sessizlikte, doğanın içinde kendimle buluştuğum zamanın durduğu alandaydım. Boşluk içinde kendi varlığımı hissettiğim, kendi adımı duydum, duvarlarından şifa, insanından bereket akan bir yerde, sessizliğin içindeki sakin Seda’yı çok sevdim. İnternetsiz, bağlantısız olmayı.. Kendimle, doğayla bağlantı kurmayı sevdim. Okudum. Ama yazdım diyemeyeceğim. Yazamadığım için hiç pişman olmadım. Bazen düşünüyorum bir süre orada yaşasam orada kalsam. Olur mu olmaz.
Bu şehrin hızı, bizi daima dürtüklemesine de ihtiyacımız var. Hızlı, daima seni hiç boş bırakmayan, birbirinden farklı konuları olan bu büyük şehir enerjisi de bir ihtiyaç herhalde. Hareketin bereketi getirdiği doğru. Covid bana sade ve düzenli bir yaşam verdi. Şükran doluyum. Daha samimi, daha sade yaşamla birleştim. Memnuniyetsiz değilim ya da farkında değilim. Her ne isem sakin ve iyiyim.
2020 senesinde yaşadıklarımdan memnun olduğum sadece sadelik olmadı. Sahip olduğum gücümü ve bilgimi fark etmeme de vesile oldu. Kızımın ve oğlumun büyümesine, onların ergenleşmesine bizzat şahit oldum. İlişkimizin kalitesi arttığını düşünüyorum. Onların yollarını nasıl kendi başlarına çizdiklerini gördüğümde, zorlamadan akışın tadına vardım. Saf sevginin gücünü hissettiğim bir noktaydı. Sonra seçtiğim dostlukların gücünü gördüm. Yeni alışkanlıklar edindim. Mesela her sabah düzenli yazı yazmak gibi. Kalabalıklardan kopmak bana iyi geldi. Üstümden telaş hırkamı çıkartıp, teslimiyet hırkasını giydim. Koşmak yerine ruhsal coşmak yeni senenin tercihi oldu.
Şimdi 2020 nin sonu, 2021 senesinin giriş kapısındayım. 🙏🏻
Niyetim “Yavaşla ve amaçsız bir tutkuya sahip ol“
Sizlerle paylaşacak hikayelerim çok. Ama acelem yok. Sessizlik içindeki Seda yı siz de seveceksiniz. Zaman akıyor, her anın kıymetini bilmek lazım..💫
Hiç beklemediğim, kendimi tamamen bıraktığım, huzurla kaldığım anlarda başlar içinde güzellikleri barındıran akışlarım.
Endişesiz, rahat, teslimiyette olduğum zamanlarda olur bütün istediklerim.
Birer birer, kendi ayaklarıyla kendi zamanlarında girerler hayatıma. Bir de bakarım, daha önce “Yapamam” dediğim her ne varsa olmuş, gelmiş kurulmuş gönlümdeki tahtına; daraltmadan, sıkıştırmadan, germeden, rahatça, su gibi akarak. Tam da ben onu kovalamayı bıraktığımda…
Bir vazgeçiş değil bu dediğim, bir kabullenme hali, her şeyin bir zamanı olduğunun idrakı.
Beklemek zamanı geldiğinde onun sana geleceğini bilerek, sürece güvenmek.
Beklenti neşeyi öldürür, sınırlar arasına hapis eder, havayı karartır.
Ölü, havasız, kapalı, dört duvar arasında kalmış daracık bir yere kim neden gelsin?
İstediğinin sana gelmesini istiyorsan, toprağı her daim canlı tutmak, havalandırmak, sulamak gerek.
Zaman zaman toprağın üzerindeki zararlı otları temizlemek, isteklerinin filizlerine yer açmak gerek ve sonra bırakmak kendi haline.
Yeni bir fikrin mi var, yeni bir isteğin? Yeni bir kapının eşiğinde misin?
Canlı tut onu, sakın örtme üstünü, sakın boğma. Bil ki canlı tuttuğunda bir gün, hiç de beklemediğin bir anda bir bakmışsın filizlenecek, hatta çiçek açacak. Tıpkı balkonumdaki kaktüsün üzerindeki pembe çiçeği gibi. Oysa ne çelimsizdi ilk geldiğinde, “Yaşamaz, ölür, kurur” diyenlere inatla çiçeklendi kaktüsüm. İkimiz birlikte yaptık, birbirimize inandık, birbirimize özen gösterdik ama birbirimizi hiç sıkmadık, yormadık, zorlamadık. Tıpkı ilişki kurduğumuz her şey gibi. İstedik, inandık, üzerimize düşenleri yaptık, bekledik ve oldu.
Her şeyi yaptıktan sonra tüm odağını güvenle süreçe bırak.
Aslında yaşamın bütününde kendi hikayelerini olduran sensin..
Sen aslında tüm yaratılımlara eşlik edensin.
Gün batarken gökyüzü yavaş yavaş yıldızlarla doluyor ve evrende başlayan büyülü dansa dikkat kesiliyorsunuz. Gözleriniz yıldızların parlaklığını yakalarken iç dünyanızda da bir heyecan beliriyor. Bu büyülü dansın adı: Astroloji.
Eğer içsel keşiflere meraklıysanız ve hayatınıza anlam katmak istiyorsanız, astroloji size eşsiz bir rehberlik sunabilir. Burçlar, astrolojik haritalar ve gökyüzündeki gezegenlerin konumu, sizin benzersiz kişisel özelliklerinizi ve hayata bakış açınızı etkileyen anahtarlar gibidir. Mesela, ateş burcu Koç olanlar enerjik ve liderlik vasıflarıyla hayatın ortasında parlayan yıldızlar gibi ışıldarken, toprak burcu Boğa olanlar ise sabrın ve istikrarın temsilcileri olarak hayatın kök salmış ağaçları gibi dingin ve güçlü bir şekilde varlıklarını sürdürürler.
Astroloji, sadece kişisel özelliklerinizi değil, ilişkilerinizin dinamiklerini de anlamak için size bir pencere açar. Sevdiklerinizle uyumlu bir ilişki mi arıyorsunuz? Astroloji, burçların ve astrolojik uyumların ilişkiler üzerindeki etkilerini inceleyerek, daha derin bir anlayış ve uyum içindeki bir bağlantı için size rehberlik edebilir.
Belki de geleceğe dair merakınızı gidermek istiyorsunuz? Astroloji, gökyüzündeki gezegenlerin ve burçların hareketleri ile olası olaylar ve dönemler hakkında ipuçları verir. Bu da size, hayatınızın farklı dönemlerinde nelerle karşılaşabileceğinizi ve bu dönemlerde nasıl adımlar atabileceğinizi daha iyi anlamanıza yardımcı olabilir.
Ancak astroloji, sadece kaderinizi belirleyen bir yol haritası değildir. Unutmayın, bu gizemli yolculukta asıl rehber sizsiniz ve yaşamınızın rotasını çizecek olan da sizsiniz. Astroloji sadece sizin iç dünyanızın ve çevrenizdeki evrenin bir yansımasıdır. Bu nedenle, astrolojiyi hayatınıza rehberlik edecek bir araç olarak kullanmak size büyük bir anlayış ve farkındalık sağlayabilir.
Astrolojiyle kendine bir yolculuk yapmaya hazır mısınız? Eğer evrenin gizemli dansı ve iç dünyanızın sırlarını keşfetmek istiyorsanız, astroloji eğitimimize katılın ve benzersiz kişisel potansiyelinizi keşfedin.
Yaşamın büyülü yolculuğunda gökyüzündeki yıldızların ışığında kendi yıldızınızı parlatın!
Ramazan ayını çok severim.
Ahenkli sofralar..
Oruçun bedenimde yarattığı ruhani rahatlık.
5 vakit ezan sesiyle yaradanla kurduğum ilahi bağ.
Çocukken tadı başkaydı.
Güzel küçük korumalı bir alanda büyütüldük biz.
Babamın mesleği dolayısı ile İskenderun, Demir Çelikte geçti gençliğimiz.
İnsanların birbirini sevdiği saydığı zamanlardı.
Her şeyi her duyguyu sonuna kadar yaşayarak.
Bizim de şimdi ki çocuklar gibi dertlerimiz oldu.
Saçımızı beğenmeyen, ödevimizi alan, kendi yapmış ki gösteren, bir gün severken diğer gün başkasına yanaşan arkadaşlarımız oldu.
Annelerimiz fazla büyütmezdi. Hatta annelerimiz İDÇ öğretmenleri ile arkadaştı.
Annem ile bir konu hakkında üzüntümü paylaştığımızda “uyuyunca geçer” derdi.
Güvenirdim, ertesi günde acısı azalırdı, geçerdi .
Sonuçta annem demişti.
Ramazan ayları çocukluğumda çok farklıydı.
İskenderun’un 40 derece kavurucu sıcağında şeftali zamanı o şeftali ile nefsin arasında geçen bir işbirliği idi.
Top atılırdı iftarda.
Hepimiz masaya oturup beklerdik.
Soframız ışıl ışıldı sanki üstüne güneş doğmuş gibi, halbuki güneş batıyordu.
Kocaman gülümseyen yüzlerle beklerdik ezan sesini.
Büyük ilahi bir tat, görevini yapmış olmanın, bedenine duyduğun saygını bir onayıydı sanki.
Zeytin ile açardık biz orucumuzu.
Soframız hep çok bereketliydi.
Bir de sahurlar unutulmazdı bizim evde
Babamın işiydi sahur hazırlığı.. Masmavi gözleri gecenin yarısında ışıl ışıl parlar, birlikte olacağımız o güzel anı özen ile hazırlardı.
O mis kokulu yumurta üstü pidelerin lezzeti en güzel anılarımdandır
Büyük değerler ile büyütüldüm ben
Nakşedildi yüreğime tüm aile kültürüm
Babaannem, anneannem dedelerim vardı hep hayatımızda
Masamız yuvarlak etrafı hep insan doluydu.
En sevdiğim zaman ramazan ayıydı.
Bir de bayramlar…
Bayramlarda annem bize özel elbiseler dikerdi.
Ayakkabılarımız, kadife yeşil elbisem ve içindeki fırfırlı gömleğim en sevdiğimdi
Yatağımın ucuna konmuş, sabah kalkmak için heyecan ile uyuduğum çok gece hatırlarım çocukluğumdan gençliğime hatta bugünüme
Şimdi 49 yaşındayım.
İkiz evlatlarım var.
Ne şanlısıyım ki kökümden gelen ailem ile yan yana apartman dairelerimiz.
Ama evimin kapısını kapadığımda çekirdek aileme döndüğümde
Benim Ramazan sofralarım yalnız
Tekim
Babacığımın heyecan ile hazırladığı sahur saatleri yok bizde yalnızım
Soframda yiyeceklerim kalabalık
İçinde sohbet, muhabbet, ezan sesini bekleme heyecanın da yalnızım
İkizlerim için her bayram aldığım yeni elbiseler, onları bekleyen çikolatalı mendillerin anlamı benim yaşadığım kadar iz bırakacak mı ?
Bilmiyorum…
Çocukluğumum ramazan ayları, bayramları çok özeldi…
Acaba kaç ramazan kaldı babacığım ve anneciğim ile birlikte görebileceğimiz
…
(Bu yazı 26 Kasım 2019 da yazıldı. Sevgili babam 12.Ocak.2023 de hakkın rahmetine kavuştu. Bana armağanı en büyük mirasım olan inancımı bir ömür boyu taşıyacağım. Sevgili babam, kendi halinde duru bir müslümandı. Ondan bir parçayı taşımak beni çok memnun ediyor. Yaşamı inancından ötürü her haliyle sever kabul ederdi. Mekanı cennet olsun. Bu yıl onsuz gececek ilk ramazan ayımız olacak. 6 Şubat 2023 de Hatay yıkıldı, İskenderun yaralar aldı. Kocaman bir devir kapandı. Hüzünlüyüm, içim biraz buruk…)





