Başla işte başla! Bekleme. Görmüyor musun? Hayat iki çizgi arasında.  Kimi zaman çizgiler bir deprem yarığı, kimi zaman hasta yatağının başındaki yaşam fonksiyonlarını gösteren bir monitör ya da takvimlerde iki ay arasında. 

Bir başlangıç ve son var elbet.

Yoksa sen dünyanın sonsuz, kendinin de ölümsüz olduğuna mı inandın? 

Bazı kadınlar var; kötümser, hem de nasıl kötümser, en hakikisinden. Çok üzülüyorum onlar için. Üç kötümsere bir iyimser düşüyor aslında. Ama onlar o kadar gamlı ki yanı başlarında olan nimetin farkında bile değiller. Kurtuluş bir diğerinde. Tabi ki erkek olan kötümselerde var. Ama dünyayı güzelleştiren, dönüştüren, bu dünyaya evlat veren, yetiştiren, en etkin yaratıcılığa sahip olan kadınlar kötümser olmamalı. Bu dünya için.

Geçen gün bizim kıvırcığın bir seansı vardı. Turuncu koltuğuna kurulmuş, yanında yeşil renkli sehpasında kedili kahve fincanı, karşısındaki danışanı, bizimki koçluk yapıyor. En sevdiği şey, laf aramızda. Meraklı ya o da benim gibi, bir de çözüm odaklı, bayılıyor danışanlarına sorsun, onlara göremediklerini göstersin. 

Kıvırcığın kucağına atladım, usul usul yerleştim. O şefkatle benim tüylerimi okşarken ben de karşı koltukta oturan kadını seyre daldım. Kadın iri yarı, heybetli. Ayağında siyah deri topuklu ayakkabılar. Yanındaki sehpanın üzerinde yine siyah bir çanta, bir de bilgisayar çantası. Kıvırcık soruyor, kadın önce düşünüyor sonra bir şeyler söylüyor tane tane. Amerika’da eğitim görmüş herhalde, yoksa neden bu kadar çok İngilizce kelime kullansın ki. 

Kadını işten çıkarmışlar meğer, onca sene verdiği emekleri boşa sayıp, salgın olunca ilk onu gözden çıkarmışlar. Pahalı bir yöneticiymiş…  Kadın nasıl öfkeli. Gidip biraz ayaklarına sürtünsem alırım belki öfkesini diye düşünüyorum ama hemen vazgeçiyorum. Korktum. Kadının gözlerinde sıcaklık yok, buz gibi. İtiverir beni ayağının ucuyla, sinirim bozulur. Tırnaklarımı da çıkaramam Kıvırcığın yanında… En iyisi oturup izlemek. 

Kıvırcık soruyor: 

“Sizi ne mutlu eder şu anda”

“Bilmiyorum” diyor kadın. Sen bilmezsen kim bilecek Allah aşkına?  Tüylerim diken diken oluyor. Bu kadının niyeti de yok mutlu olmaya, her halinden belli. Baksana koltuğun ucunda sopa yutmuş gibi oturuyor. Dudaklarını kemire kemire bir hal oldu. Acıktım da aslında, gidip biraz mama mı yesem ama seansı da merak ettim. Daha sonra yerim. 

Kıvırcığım benim, kadının o buz gibi bakışlarına rağmen şefkatle sormaya devam ediyor. 

“En son ne zaman kendinizi mutlu ve umutlu hissettiniz?”

“Rüyamda” diyor kadın. “İki gün önce bir rüya gördüm. Kocaman bir ağacın gövdesine dayanmış, önümden akan suyun sesini dinliyorum, Ağacın yeşil yaprakları arasından yüzüme güneşin ışıkları vuruyor. Gözlerimi aralıyorum, yanımda rengarenk bir yılan. Yılandan çok korkarım aslında ama ondan korkmuyorum. Yüzümde bir huzur, kalbimde bir rahatlık. Oturduğum yerden kendi evimi görüyorum. Çocukların sesleri suyun sesine karışıyor.” Gülümseyerek anlattığı rüyasını “Öyle” işte. Ne de olsa rüya diyerek bir çırpıda sonlandırıyor kadın. 

“Ne güzel semboller” diyor Kıvırcık, kırmızı rujlu dudaklarındaki gülümsemeyi bozmayarak.

“Öyle mi?” diyor kadın. Hayatında güzel bir şeye tahammülü yok gibi bir hali var. Ah, midem, gittikçe daha fazla gurulduyor ama gitmeyeceğim mutfağa, sonuna kadar izleyeceğim seansı. Kedi merakı işte… Hem ben de öğreneyim bakalım, neymiş bu sembollerin anlamı. 

“Sırtınızı heybetli bir ağaca dayamışsınız” diye başlıyor Kıvırcık; “Köklerinizden gelen bilgiye dayanma ihtiyacınız var. Köklerinizde size el verebilecek şifacı bir kadın var. Anneanne ya da babaanne…”

Kadının yüzündeki “Bilmem ki” ifadesini görünce yılmıyor Kıvırcık, kesin bir tavırla, “Gidin, araştırın” diyor. 

“Kendi kimliğinizi bulmak için yoldasınız. Güneş iradenizi, yılan şifanızı, ağaç köklerinizin sağlamlığını, ev hayatınızda güven aradığınızı gösteriyor.”

“Peki ya su?” diye soruyor kadın. 

“O da sizin akışta olduğunuzu gösteriyor ama siz yıllarca kurumsal hayatın içinde ruhsal konulardan uzak kaldığınız, her daim sol beyinle düşünüp, sol beynin emirlerine göre hareket ettiğinizden bu alanda tıkanıyorsunuz. Önce bir rahatlayın, gevşeyin.”

Kadın sanki komutla çalışan bir bebek gibi koltuğa yerleşiyor, sırtını koltuğun arkasına yaslıyor. 

“İnsan rüya içinde rüya görür” diyor Kıvırcık. “Gelen her şey bir mesajdır. Nasılı sorgulamaktan çok kalbinize güvenin. Sezgilerinizi açın. Kalbinizi açın hayata. “Kötü düşünceler bizi kirletir, yaşamımızın kalitesini düşürür, düşüncelerimizi zehirler.”

“Haklısınız” diyor kadın. O da ne? Yüzünde belli belirsiz de olsa bir gülümseme mi belirdi? 

“Tamam o zaman. Başlıyoruz. Bugün sizi biraz akışa bırakıyoruz. Bir sonraki seansa kadar bırakın gelen mesajları, onları da düşünmeyin, sadece yazın, çizin… Aklınıza kötümser bir düşünce geldiğinde gülümseyerek onu iptal edin. Bir bilgisayar klavyesindeki silme tuşuna basar gibi…”

Vallahi Kıvırcık bu işi biliyor. Bak yine gurur duydum kendisiyle, tüylerim kabardı. Ben de rüyamı anlatsam bana yorumlar mı acaba? Bazen mamayı fazla kaçırınca rüyamda tuhaf şeyler görüyorum. Miyaaaaovvvvvvvv…..

Paylaşmak için Tıklayın:

1 Yorum

Yorum yazın

E-Posta

seda.dagdelen@optimist.com.tr

Telefon

0 (216) 417 87 42