22 Mart 2014 Cumartesi

Tam 20 yıl önceydi.

İngiltere’de Bath Monastery Abbey in önündeki karşılaşmamız.

Gülen yüzün, sıcacık sevimli ve neşeli tavırların ile ilk kucaklaştığım an.

Yağmurlu hüzün dolu, melankolik İngiltere havasında hayatımı bir güneş gibi aydınlatmaya başladın.

Bu kadar uzun bir yola gireceğimiz hiç aklımıza gelir miydi ?

Ne kadar az şey bilip, ne kadar çok şey paylaştık.

Ve yıllar ne kadar çabuk aktı.

Her zaman ki gibi sıcak ve hep kaldığımız yerden devam ettik.

Hastalandığımda yaptığın leziz çorbalar, üzüldüğümde ya da memleket özlemi çektiğimde getirdiğin harika çikolatalı kurabiyelerin kokusu bugün dahi burnumun ucunda.

Cuma geceleri evden izin alıp, EnglihPub a gidip Madness ile çılgınca yaptığımız danslarımız, kaldığımız evlerin düzeninden, öğreneceğimiz bilgilerin sıralamasına, Okul arkadaşlarımıza verdiğimiz yemek davetlerinden, hafta sonu keyiflerimize kadar bir şölendi 1994 J

Hafta sonları, güneşi ödül bilip, Avon nehrinin kıyısında uzandığımız huzur dolu gelecek sıkıntısı olmayan anlarımız

Bazen ütü yaptık kazandık, bazen çocuk baktık kazandık ama hep sonunda keyfimiz için harcadık. Ne kadar değerliydi bizim için 1 pound

O zamanlar ne email vardı, ne cep telefonu... Haftada bir ailemiz ile yaptığımız ankesörlü telefonlarla özlem giderişlerimiz.

Biz hep birbirimize katıştık.

Bazen didiştiğimiz, bazen fikirlerimizin ayrı düştüğü anlarda oldu olmadı değil.... ama sonunda hadi len... diyip hep çıktık işin içinden..

İçimiz..... dışımız........ hep birdi.

Şefkat ve hoşgörü ile yoğruldu bizim dostluğumuz.

Hayallerimiz, neşemiz ile büyüdü.

Hep ileriye baktık.

Ve hep birimiz düştüğünde diğerimiz tuttu.

Sen bana, ben sana katıştı .

Sen benim için hep 4/4 lük bir dost oldun.

Bak işte bu gece 15.3.2014 sen 20 yıllık dostluğumuzun üstüne yaş olarak da gerçekten 4/4 oldun....

Seni çok seviyorum.... Bazen yetemesem de

Seni sen olduğun için seviyorum....

Tatlı sert azarlamaların ile seviyorum.

Ağlarken, gülen gözlerinle,

Hızlı hızlı yüremen ile

Çabuk çabuk iş yapman

Herşeye sıkıca sarılman

Ve beni her koşulda kucaklaman ile seviyorum .

En çok da bana pütümm diyen sevgi dolu şımarık sesin ile

İyi ki doğdun Aylin Ogan


11 Mart 2014 Salı

Bugün büyük bir hüzün içindeyim.
Herkes gibi... Her anne gibi... Her baba gibi... ve bir çok duyarlı insan gibi...

Berkin’e vedayı bu hikaye ile yapmak istiyorum.

Büyük sufi ustalarından biri olan Junnaid ölüm döşeğindeyken ona bir soru sorulmuş. Baş öğrencisi yanına yaklaşmış ve şöyle demiş: “Usta bizden ayrılıyorsun. Her zaman zihnimizi kurcalayan bir soru vardı. Ama hiçbir zaman sana soracak cesareti bulamadık. Senin ustan kimdi ? Öğrencilerin bunu çok merak ediyor, çünkü hiçbir zaman ustan hakkında konuştuğunu duymadık”

Junnaid gözlerini açmış ve yanıtlamış: “Bu soruya yanıt vermem çok zor olacak, çünkü ben hemen herkesten bir şeyler öğrendim. Tüm varoluş benim ustam oldu. Hayatımda olan her olaydan öğrendim. Ve olan her şeye müteşekkirim, çünkü tüm o olaylar sayesinde erdim.”

Usta konuşmayı sürdürmüş: “Sırf merakını gidermek için sana 2 olaydan bahsedeceğim”

“Bir” : Çok susamıştım ve sahip olduğum tek şey olan kasemle nehre doğru yürüyordum. Nehre ulaştığımda bir köpek geldi, nehire atladı ve su içmeye başladı. Bir an izledim ve kasemi yere fırlattım, çünkü gereksizdi. Bir köpek onsuz su içebiliyordu. Ben de nehre atladım ve dilediğimce su içtim. Tüm bedenim serinlemişti. Birkaç dakika nehirde oturdum köpeğe teşekkür ettim. Derin bir hürmet ile ayaklarına dokundum. Çünkü o bana bir ders vermişti. Kasemi çok seviyordum. Sahip olduğum tek şey kasemdi. Geceleri onu birisi çalacak diye korkuyordum. Benim bağımlılığım buydu. Köpek yardım etti. Her şey netti : Bir köpek kasesiz yaşayabiliyor ise ben neden yapmayayım ? O köpek benim ustalarımdan biriydi.

“İkincisi”, demiş usta, “Küçük bir köye girdim. Küçük yaşta bir çocuk elinde bir mum taşıyor, belli ki mumu bırakmak için köydeki küçük tapınağa gidiyordu” Ona sordum. “Bana ışığın nereden geldiğini söyleyebilir misin ? Mumu kendin yaktıysan görmüş olmalısın . Işığın kaynağı ne ?

Çoçuk güldü ve “Bekle” dedi. Sonra da bana döndü ve önünde mumu söndürdü.

“Işığın gittiğini gördün. Bana nereye gittiğini söyleyebilir misin ? Sen bana ışığın nereye gittiğini söyleyebilirsen, ben de sana nereden geldiğini söyleyeceğim, çünkü aynı yere gitti. Kaynağa döndü. “ dedi çocuk.

Ve Junnaid söyle devam etti hasta yatağında...

“Büyük filozoflarla tanıştım. Ama hiçbiri böyle güzel bir şey söylemedi.

“Kaynağına gitti. Her şey nihayetinde kaynağına döner . Dahası, bu çocuk cehaletimin farkına varmamı sağladı. Ben çocukla şakalaşmak istemiştim ama şakayı yapan o oldu. Bana aptalca sorular sormanın –Işığın nerden geldiği – gibi zekice olmadığını gösterdi.

Işık hiçten gelir, hiçlikten ve hiçe , hiçliğe döner. Çocuğun ayaklarına dokundum. Bana şaşkınca baktı “Neden ayaklarıma dokunuyorsun “ diye sordu. Ben de ona şöyle dedim “Sen benim ustamsın. Bana bir şey gösterdin. Bir ders verdin, büyük bir iş görü sağladın.

“O zamandan beri” demiş Junnaid, “Hiçlik üzerinde meditasyon yapıyorum ve yavaş yavaş hiçliğe girdim. Ve şimdi mumun söneceği, ışığın söneceği son an geldi. Ve ben nereye gittiğini biliyorum- aynı kaynağa.

“O Çoçuğu minnetle hatırlıyorum.. Hala önümde durmuş, mumu söndürürken ki halini görüyorum.

Sevgili Berkin, adın gibi sağlam, kuvvetli, katı... Ayaklarına dokunuyorum. Anneni gaz dan korumak için ekmek almaya gittin. Hepimize bir ders verdin.

Çok erken gittin.

Geldiğin kaynağa döndün.

Senin vedan böyle oldu.

Umarım seni duymazdan gelen, görmezden gelen, söze getiremeyenlerin de ustası olursun.
Kaynağında rahat uyu..

HOŞÇAKAL...

9 Mart 2014 Pazar

Nedir bu başlık diye düşünmüş olabilirsiniz.

Ben bu aralar kendi kendime çok eğleniyorum.

Kendim ile ilgili bir gerçekliğin farkına vardım. Ne kadar çok yaratıcılık eğitimi anlatırsam, o kadar çok yaratıcı oluyorum. Ve olanları keşif edebiliyorum.

Neye odaklanırsan büyür derler, bu çok doğru bir söz.

Çok değil 4 sene önce yeni bir eğitim oluşturduk. Oluşturma anı her zaman ki gibi çok sıkıntılı ve zor bir süreç idi. Herkesin anlayabileceği, eğleneceği, katılabileceği , sonrasına hatırlayabileceği ve harekete geçebileceği bir eğitim tasarlamak bizde Tuğyan’ın işidir. Ben bu süreçte kahve, kek, çay, fikir desteğinde bulunuyorum.

Eğitimin ismi “Yenilikçi Yaratıcı Düşünce ve Proaktif Performans” oldu. Yani önce yarat ve sonra cesaretle harekete geç.
Yaratıcılık aslında kişinin içinde var olduğuna inandığımız bir yetenek.

Ama maalesef bu yetenek, şirket çalışanlarından yıl sonu performans skoru olarak beklendiğinde, insanın içinde bir yerlere kaçıyor. Ölçümleme mantığı sıkıntı, zorlama ise körlük getiriyor. Şirketlerin İnsan Kaynakları katılımcıları motive etmek adına ellerinden geleni yapıyorlar.

Bunu en iyi anlayabilecek kişilerden biriyim.

Hayatta en sevmediğim şey bana zorla yaptırılan şeydir.

Geçen Cuma eşimle ani bir karar ile dışarı çıktık. CKM deki Hayal Kahvesinde Kübalı bir grup canlı müzik yapıyordu. Günün sonunda ne kadar yorgun olduğun önemli değil, müziğin tınısı ile bedenin bir anda hareketleniyor. Herkes sahnede olmak için can atıyor ama maalesef figürlere sadece dans dersi alanlar hakim. Daha önce salsa yapmış bir kişi değilim. Tek bildiğim dans etmeyi sevdiğim. Ortada bir hoca, arkada bir grup, herkes onun ayak hareketlerini takip ediyor. Ben dans etmek istiyorum. Ama yapıma aykırı bir durum var. Ruhum isyankar ben ne yapayım. Bir şeyi takip etmekten çok, bir şeyi kendi istediğim özgürlükte, farklı ama yüreğime hitap eden şekilde yapmayı seviyorum. 

Herkes gibi olmak değil herkesten farklı olmakta değil gerçekten ben olmak, benim tarzımın olması istediğim. 

Yaptığım dansın benim için anlamı ne ?  Cevap, ruhumun ve bedenimin özgür bir şekilde müziğin ritmine uyması.

İşte yaratıcılık aslında bu.

Yaptığın işin senin için önemi ne ? 

Ya peki kattığı değer ne ? 

Senin bu konuda tutkun nerede ? 

Hangi kısmında yer almak istiyorsun ?
O zaman aslında bu eğitimleri aldıran ve sonucunda performans görmek isteyen hem yöneticilere hem de eğitimi alanlara sormak lazım.

Bir kere gerçek istekliliği keşif edebiliyor muyuz ? 

Gerçekten birisinin yaptığı işe değer katmasını istiyor muyuz ? 

Ve gerçekten bunu yapmasını bekleyecek kadar zaman veriyor muyuz ?

Çünkü yaratıcılık deniz kenarında, elinde kalem ile barok müziği dinleyerek , ilham gelmesini beklemek ile olmuyor. Tabiri caiz ise eşek gibi çalışmak, çalışmak ve çok çalışmak ile oluyor..

En dahi kıvamında ki yaratıcı kişilere baktığınızda hayatlarını bir okuyun. Bir amaç var. Yüksek motivasyona sahipler. Bu amaç uğruna günde kaç saat çalışmışlar. Yaptıkları işin onlar için değeri ne olmuş.

Yaratıcılık, öyle bir şey ki hedefin ile nefes almak diyebiliriz

Aklında daimi o konuyu yaşamak gibi

Aslında yüreğindekinin olmasına susamak gibi

Kurumsal kimlikte kısa çözümler arayan kişiler olarak bazen bu noktadan uzak olduğumuzu düşünüyorum.

Biz eğitmenlerin görevi bildiklerimizi, bulduklarımızı farklı yöntemlerle, tutku ile aktarmak ve katılımcıları harekete geçirmek aslında. Bazıları geçmemekte ısrarcı.

Geçen hafta onlar için bir çözüm yarattık.

Eğitim sonrası öğrettiğimiz 16 yöntemin hayata geçmesi için eğitim sonrası dağıtılan YARATİROL hapı yutmanız yeterli.

Amaç yöntemlerin kullanılmasını hatırlatmak.

Performans değerlendirmesi sonucu hapı yutmadan önce yaratıcılığın gelişmesi için her gün hapı yutmanızı öneriyoruz.

Yaşamı eğlenerek yaşayalım.. Çünkü tahminimizden çok daha kısa

6 Mart 2014 Perşembe

Renkleri ve yaydıkları enerjileri seviyorum.

Yukarıdaki mandala beni yansıtıyor.

Yaşamımdaki renkleri, sevinçleri, hüzünleri, romantizmi her şeyi burada görebiliyorum.

Çiçekleri, kelebekleri, hüznü, aşkı, merakı, öğrenme hevesimi, kızımı, oğlumu, eşimi, annemi, babamı, kardeşimi, astrolojiyi, danışanlarımı, öğrencilerimi, komşularımı, akrabalarımı. Bir çok kişi burada. Aslında yaşamım burada bana bakıyor. 

Yolları görüyorum. Keşfedilmeyi bekleyen. Düzgün, intizamlı, uzun ya da kısa yollar. 

Kendi içsel düzenimi buluyorum. Her şeye herkese ayrılan zamanı görüyorum burada. Herkese yetişebilme arzusunu görüyorum. Olması gerektiği kadar olması gerektiğini. 

 Endişelerimi, kuşkularımı, aşkımı, sevgimi, görüyorum.
Bu renkleri, taşlara benzetiyorum. Her biri birbirinden değerli ve önemli. Bu taşları zamana, gelmesi beklenen yıllara benzetiyorum. İnsanlara benzetiyorum. Her biri birbirinden farklı, renkli, özgün ve özel. Her biri kendi içinde yaratıcı olan insanlara benzetiyorum. 

Aslında bir bütün görüyorum. Dünyayı görüyorum. Dünyadaki çeşitliliği, insanları, dinlerini, ırkları, milletleri, ayrımcılığı, savaşı, kaosu, barışı görüyorum. Huzuru, mutluluğu, heyecanı görüyorum. Koşuşturmaları görüyorum. 

İçsel yolculuğumda, doğanın gücünü görüyorum. Evrenin düzenini, içsel zenginliğimizi görüyorum.

Bir sır görüyorum içinde. 

Sanki çözülmeyi bekleyen bir şifre var. Bakıyorum baktıkça içsel olarak büyüyorum. Büyüdükçe yüceliyorum. Ruhum sanki bir bütüne ulaşıyor. İçinde bana bakan gözleri görüyorum. Kendimi görüyorum tam ortasında. Herkesi toplamışım etrafıma ve herkese ulaşmaya dokunmaya çalışan beni. Herkese bir şeyler anlatmaya çalışan beni. Ünlü düşünür Mevlana’nın söylediği “ Ne kadar bilirsen bil anlatabildiklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır” sözünü hiçe sayarak hoş bir çaba içine giren, beni görüyorum.

Her bir taşın yolu bana, yani merkezime ulaşıyor sanki.

Hepsine dokunuyorum.

Renkler, taşlar etrafımdaki insanlar gibi onlara dokundukça açılıyorlar.

Kimileri simsiyah iken benim ile griye dönüşüyor.

Sonra maviye. Bazıları yeşile.  Bazıları sarı ya bazıları lilaya.

Elimi insanın duygularına sürdüğümde onlarla tamamlanıyorum ve onlarla daha da büyüyorum.

Onlara dokunduğumda, ben onlarla doluyorum.

Ruhumu besliyorlar.

Ben beslendikçe çiçek açıyorum.

Çiçek açtıkça daha yararlı oluyorum.

Daha da büyüyorum.

İçsel yolculuğumda ben insana dokundukça ben oluyorum.

Not : Mandala ruhsal olarak insan zihnini rahatlatan bir uğraş. Hindistan kökenli dinlerde metafizik veya sembolik bakımdan meta veya mikro kozmosu gösteren şekillere mandala deniyor. İlgilenenler için http://www.mandalas.com

4 Mart 2014 Salı

Bomboş beyaz bir sayfa bana her zaman ilham vermiştir.

Önce bu sayfayı doldurmak için koyu renk kalın yazan bir kalem arar gözlerim.

Bazen mor, Bazen yeşildir yazılarım.


Sonra bu sayfayı renklendirecek boyalı kalemlerim nerede diye düşünürüm.

Elbette kenarına bir papatya ya da bir günebakan çiçeği koymam gerekir.

Bomboş bir sayfa yeni şeyleri söylemek için her zaman etkileyicidir.

Tıpkı yeni başlangıçlara yelken açan insanlar gibi

Her başlangıç bir yeniliktir aslında ve her yenilik benim için bir değişimdir.

Değişim herkes için farklıdır.

Kimisi çabuk misafir eder değişimi, kimisi kapıda bekletir uzun bir süre, kimisi kapıyı duymamış gibi yapar.

Ben ise değişimi bir hediye paketine benzetirim. İçinden çıkacak her türlü sürpriz beni heyecanlandırır. Yüreklendirir. Bazen de ürkütür. Tabi ki her insan gibi ben de bilinmeyenden korkarım ama bu korkunun bile bedenimde yarattığı heyecan neler olacağına dair beni meraklandırır.

Merakım, beni bu yaşama karşı coşkulandır…

Büyük tutkulu bir değişimin içinde olduğumu hissediyorum.

Yüreğim 43 yıllık insani deneyimim ile birlik ve bütünlük içinde.

Yazdıkça çoğalacağıma inanıyorum.

Okumak isteyen kişilere buradan ara sıra yazacağım.

Sizde yazın.

Çünkü insan yazdıkça rahatlar, paylaştıkça büyür…